Yazarımızın Özgeçmişi

erdinckahraman@gmail.com

Yazının Word Belgesi Hali


 

Benim 8 Haziran’ım Böyle Geçti:

“Bir İzleyicinin Gözüyle Zorunlu Göçün 20. Yıl Etkinlikleri: 1.Gün”

 


 

Bursa Bal-Göç’ün “Zorunlu Göçün 20 Yılı” münasebetiyle düzenlediği etkinlikler gerçekten çok güzel geçti. Ben etkinliklerin ilk gününde yapılan faaliyetlerden biraz bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu bu etkinlikler sırasında hissettiklerimi, aklımdan geçenleri sizinle paylaşmak istiyorum.


        Etkinliklerin ilk gününe katılabilmek için işyerimden erken çıkmam gerekiyordu. Gidip yetkili amirimden izin aldım. “Bursa’da bir işim var” deyip, saat 11.00’de işyerimden çıktım.


        11.45’te Heykel’deydim. Koştura koştura her zaman uğradığım kafeye gidip, bir çay söyledim. İnsanlar genellikle havadar yerleri sever.
Oysa ben izbe ve bodrum katlardaki mekânlara bayılırım. Çünkü böyle yerlerde ilham perileriyle buluşmak her zaman daha kolay olmuştur benim için.  Nitekim çayımdan ilk yudumu alıp, sigaramdan ilk nefesi çektiğimde ilham perim çok bekletmeden geliverdi.


Bana: “Bence, bugün katıldığın etkinliklerde etrafındaki insanları gözlemle, bazen isim vererek bazen de isim vermeden onların bakış açısını da katarak bugünü anlatan bir yazı yazarsın daha sonra” dedi. İşte okuduğunuz yazı bunun sonucudur.

 

        Kafeden çıkıp hızlı adımlarla, Bursa Kent Müzesi’nin önündeki alana ulaştım. Kim bilir daha önce gölgesinde kaç insanı ağırlamış olan çınar ağaçları bu sefer biz macırları serinletiyor gölgesinde. Etrafımdaki insanları süzüyorum göz ucuyla… Tanıdık birkaç kişiyle selamlaşıyorum. Suretlerini tanıyıp ta isimlerini bilmediğim kişileri de başımla selamlıyorum. 

        Dalgın dalgın dururken birdenbire yanımda oturan yaşlı bir teyze kolumu dürtüyor. Sanırım etraftaki konuşmalara karışmadan sessiz oturduğumdan dolayı beni bekleyenlerden biri olarak görmüyor. Çınar gölgesinde kümelenmiş topluluğu işaret edip:

 

 -Kimmiş ki acep bunlar? diye soruyor.

 

-Göçmenler teyze, diyorum.

 

-Yürüyüş mü yapacaklar? diyor. Cevabı beklemeden devam ediyor:

 

-Yahu bu devlet bizim derdimizi çözdü de sıra bunlara mı gelmiş.
Ne istiyormuş ki bunlar?

 

Teyzeye kısaca bir şeyler söyledim ama bu laflar bayağı içime oturdu. Demek ki 38 yıldır Bursa’da yaşayan ben, benden yıllarca önce gelenler, 1989 göçüyle gelenler, demek bizler hala bazı insanlarımızın gözünde “bunlarız”.

 

Bu düşüncelerle indim Atatürk Anıtı’nın merdivenlerinden. İstiklal Marşı’nı söylerken göz ucuyla Genel Başkanımız Emin Balkan’ı süzerken, bir yandan da az önceki teyzenin sözleri takılıyordu aklıma: “Bunlar”

 

Başkanımıza da üzülüyorum doğrusu. Kime dert anlatsın. Hangi biriyle uğraşsın. Bir etkinlik, bir çalışma olduğunda elini taşın altına sokmaktan uzak duranlara; ama iş o etkinliği eleştirmeye geldiğinde lafını hiç sakınmayanlara mı? Hiçbir şeyden mutlu olmayan bazılarımıza mı; yoksa hala bizi “bunlar” diye dışarıdan birileri olarak gören insanlara mı?


        Bunları düşüne düşüne gittiğim Tayyare Kültür Merkezi’nde sergi salonunun önünde Zülkef Yeşilbahçe’yi gözlüyorum. Emin Başkan’ın
verdiği selamı alıyor. Başkan’ın Zülkef Bey’e söylediği sözlerden aklımda “sıcak, telaş, heyecan, koşturma” kelimeleri kalıyor.

 

Telaş ve heyecanla koşturan biri daha gözüme çarpıyor; “Oo, merhaba Erdinç Abi” diye alıyor selamımı Kader… Kader Özlem halen Uludağ Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında master yapan bir kardeşimizdir. Genç yaşında Bal-Göç Genel Sekreter Yardımcılığı görevini üstlenmiştir. Kader’i ne zaman görsem; “Allah’ım bu çocuğun kıymetini bilseler, bu çocuğa sahip çıksalar; aman küstürmeseler” diye dua edişim
boşuna değildir. Bu genç kardeşimiz, bizlerin de sahip çıkması halinde Balkan Camiasının parlayan bir yıldızı olmaya adaydır.

        Zorunlu Göç sırasında çekilmiş resimlerden oluşan serginin açılışından sonra verilen kokteylde, Hayriye Yenisoy Hanımefendiyi görüyorum. Bence Balkan Türklerinin yaşayan abidelerindendir kendisi. Yıllardır araştırmalarını ve yazılarını Balkanlarda Türk Kültürü Dergisi’nde okuya okuya gıyabında tanıdım onu. Şimdi hemen yanı başımda dururken görünce, kendisine olan hayranlığım bir kat daha arttı doğrusu. Yorgundu sanırım. Ama yorgunluğunu hissettirmemeye çalışıyor, kendisine yönelen her selama karşılık veriyordu sabırla.

 

        1.günün ilk paneli başlıyor. İlk sözü Bulgaristan Eski cumhurbaşkanı Jelu Jelev alıyor. Bulgarca bilmediğim için, tercümanın sözlerini dinlerken en çok “Soya Dönüş Süreci” tanımını ısrarla kullanması sıkıyor canımı. Neyse ki konuşmasının sonlarında olayı toparlıyor ve bu yaşananlar Bulgaristan’ın utancıdır, diye bitiriyor konuşmasını.

 

        Mesut Yılmaz’ı dinlerken eski günler geldi aklıma. Onu ilk olarak Turizm Bakanı olarak tanımıştı Türk Halkı. En yakın arkadaşıma bu adam bir gün Özal’ın yerine geçer dediğimde; ANAP iktidarının ilk zamanlarıydı ve yıl daha 1984’tü. Nitekim zaman beni haklı çıkardı.


        1989 göçü sırasında Dışişleri Bakanı olmasından dolayı, bu göç ile gelenler arasında müthiş bir sempati var kendisine.

 

        Ben, her ne kadar vatan kurtarılan aile içi masa başı muhabbetlerinde kendisinin biraz muhalifi olduysam da eskiden, eşimin amcasının “Mesut’um” deyişi hep kulaklarımdadır.

 

        İlk günün ilk panelindeki konuşmalardan beni en çok etkileyen Dr. Antonina Jelyazkova’nın konuşması oldu. Özellikle, Zorunlu Göçün en karanlık zamanlarında Almanya’nın Sesi Radyosu’na gönderdiği ve zorunlu olarak Türkiye’ye göç ettirilen bir arkadaşına hitaben yazdığı mektubu beni çok etkiledi. Evet, ben ve benim gibiler, Bulgaristan’ın çok tokadını yedik, ama bunu Bulgar insanına mal etmedik. Böyle düşünmemizde, annemizden ve babamızdan dinlediğimiz anılarda, Türklere iyilikleri dokunan Bulgarlardan bahsederken, “Allah, diniyle dinlendirsin… Çok iyiliğini gördük” demelerinin de etkisi var tabi... Özünde insanların özlemleri ortaktır. İnsanlar doğduğu yerde doymak; ailesiyle huzurlu yaşamak ister ve zamanı gelince de doğduğu topraklarda gömülmek… Ama o politika yok mu? Ama o bağnaz ve ırkçı kafa yok mu? Dünyadaki milyonlarca insan bu kafa yüzünden bu isteklerini gerçekleştiremez. O kafa çok eskiye dayanır. O kafa değil midir, Peygamberimizi Mekke’den koparıp Medine’ye göç ettiren? İnsanların doğduğu topraklardan kopartılıp atılamayacağı bir geleceği düşlemekle geçti insanlığın tarihi.

 

        Panelin soru cevap bölümünde, doğup büyüdüğü topraklara gitmekteki çıkarılan zorluklardan dolayı; Bulgaristan’ın vize uygulamalarına isyanını dile getiren emekli imam ve 1978 göçmeni amcaya hak vermemek mümkün mü?

 

        Yazımı, benim 40 yıl önce doğduğum evin bahçesindeki ağaçların gölgesinde dinlenmemi, oraları özledikçe gidip görmemi engelleyen vize sistemi; aslında modern çağın yeni Berlin Duvarı değil mi? Devletleri yönetenlerin siyasi korkulardan arınıp, insanî düşünmeleri için daha kaç asır geçmeli? Bulgaristan’da doğup da oradaki akrabalarının düğününe ve cenazesine vize engelleri yüzünden gidemeyen insanlar; modern çağın Berlin Duvarı olan “Vize Duvarlarının” yıkılmasını daha kaç yıl beklemeli? diye sorarak bitirmek istiyorum. Sahi kaç yıl?