Yazarımızın Özgeçmişi

 

Yazının Word Belgesi Hali


 

OSMANLI DEVLETİ’NDE BULGAR ULUSÇULUĞU

 

Giriş

Avrupa’da XVIII. ve XIX. Yüzyıl ulus- devletlerinin ortaya çıkışını inceleyen araştırmacılara göre, ulus ve ulusçuluğun iki çeşidinden bahsedilebilir: siyasi ulusçuluk ve kültürel- etnik ulusçuluk. Vatandaşlığa dayanan ve belli bir devletin sınırları içinde ortaya çıkan siyasi ulusçulukta halkın köken, dil ve dini ne olursa olsun, eşit hukuki ve siyasi haklara sahip bir topluluk söz konusudur. Diğeri ise, bağımsız bir devletin sınırları içinde değil de yabancı bir gücün egemenliğine karşı ortaya çıkan ulusçuluktur. Bu durumda ortak dil, tarihi geçmiş, din, etnik köken ve kültür unsurları büyük bir önem kazanmaktadır. Bulgar ulus bilinci de bu kültürel- etnik ulusçuluğa dayanmaktadır.
Bulgar ulusu açısından ulusçuluk, beş asırlık Osmanlı egemenliğine karşı bağımsızlık mücadelesi iken; Bulgar ulusçuluğundan söz etmek, Türk tarihçileri için kaçınılmaz olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışını gündeme getirmektir. Her iki tutum da “ulusçu” bir yaklaşımın farklı ifade biçimleridir. Günümüzden geriye bakıldığında anlamı gittikçe bulanıklaşan ulusçuluk kavramı, bir ideoloji olarak sabit nitelikte olmayıp, yer, zaman ve bakış açısına göre değişebilmektedir. Öyleyse, Bulgar ulusçuluğunun tanımı, tarafların bakış açısından bağımsız olarak nasıl yapılacaktır? Bu durumda, her iki tarafın kaynakları değerlendirilerek Bulgar ulusal hareketin 1908’e kadar tarihi gelişimini, iç ve dış etkenlere bağlı olarak takip etmek gerekmektedir.
Bulgar tarihçileri, Osmanlı döneminin karanlık ve zulüm dolu asırlarından aydınlığa çıkış, yani bağımsız olarak “yeniden doğuş” hikâyesiyle yıllardır milli benliğe hizmet görevini yürütmektedirler. Bulgar akademik çevrelerde Osmanlı sorunu sadece bu yaklaşımla ele alınmadığını da göz önüne almak gerekir. İki temel anlayıştan ilkine göre Osmanlı mirası, dini, sosyal ve kurumsal açıdan Ortaçağ Hıristiyan halkları için olumsuz bir anlam taşımaktadır. Burada özelikle Hıristiyan- Müslüman, göçebe- şehir kültürü karşıtlığı söz konusudur. Hemen hemen tüm Balkan tarihçilerinin paylaştığı bu görüş, Balkan ulusçuluğunun ortaya çıktığı tarihi koşullara dayanmaktadır. Amaç, imparatorluk geçmişinden tamamen kopmak ve onu kesin bir biçimde reddederek farklı etnik gruplarda ulus idealini telkin etmektir. Bu nedenle Osmanlı devleti ve mirasının olumsuzlanması, güçlü bir biçimde Balkan ulusçuluğunun söyleminde yer almaktadır. İşte bu tavır, Balkan ulusçuluğunun en önemli niteliklerinden biridir. Bağımsızlığa kavuştuktan sonra da ulus kimliklerin böyle bir motivasyonla beslenmesi devam etmektedir. Bir diğer görüşe göre ise Osmanlı geçmişi, Türk- İslam- Bizans- Balkan geleneklerinin bir bileşimidir. Uzun bir dönem boyunca birlikte yaşanan tecrübeler ortak bir miras yaratmıştır ve İmparatorluğun tarihi aslında tüm dini, sosyal v.b. ayrılıklara rağmen tüm unsurların ortak tarihidir. Bu görüş, ideolojik, siyasi ve psikolojik nedenlerden dolayı Balkan tarihçileri arasında pek fazla kabul görmemektedir. Osmanlı İmparatorluğu, kendisinden koparak bağımsız devletler kuran halklar için hala “nihai düşman” imajını korurken, bu durum, ulusçuluğun Balkanlar ve özellikle Bulgaristan’da hala çözüme kavuşturulmamış bir mesele olarak ortada durduğunu göstermektedir. İlginçtir ki böyle bir şey Türk ulus- devleti için de geçerlidir. Osmanlı, Avrupa Uygarlığı’nın karşıtı sayılan geriliği, tutuculuğu temsil eden karanlık bir güçtür ve tüm demokrasi çabaları, bu güçle mücadele içinde anlam kazanmaktadır. Bu geriye dönük toptancı yargılamanın, ulus bilincini pekiştirme amacından başka, geri kalmışlık psikolojisine de işaret ettiğini söylemek mümkündür. Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğu devrini tamamlayıp tarih sahnesini terk ettiğinde, geride kalan sadece mirası veya iyi- kötü hatırası değildir. Osmanlı’nın imajı, ulus çağında çok önemli bir işlevi yerine getirmektedir: milli hisleri ve savunma güdüsünü sürekli tetikte tutmaya yardımcı olmak.



1. Bulgarlar ve Osmanlı Fetihleri
Bulgarların en erken tarihi Hunlarla birlikte başlatılır. Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara gelen Hunlardan sonra Türklerin Batı koluna mensup Ogurlar, buradaki Hunlarla karışarak Bulgar adını almışlardır. Karadeniz’in kuzeyinde Han Kubrat’ın kurduğu Büyük Bulgar Hanlığı dağıldıktan sonra Bulgarların bir kısmı batıya ilerleyerek burada 680- 681’de yeni bir devlet kurarlar.
M.S. 630 yılında Orta Asya’da Göktürk devletinin dağılmasıyla, Büyük Bulgarya Devleti kurulur. Devletin kurucusu Başbuğ Kurt, Asya Hun ailesine bağlı olan Doulo hükümdar sülalesine mensuptur. Hakanın ölümünden sonra devlet Hazarların baskısıyla parçalanır. Bulgarların bir kısmı kuzeye, İtil bölgesine çekilip burada İtil Bulgar devletini kurarlar. Bu devlet, İslam dinini kabul eder. 9- 12. Yüzyda Başkent Bulgar şehri Doğu Avrupa’nın önemli ticari merkezlerden biri haline gelir. 13. ve 14. Yüzyıl’da Moğol isyanlarıyla bu devletin varlığı sona erdirilir. Tuna Bulgar Devleti ise 679’da, Kurt’un oğlu Asparuh’un Tuna’ya yönelip ve Balkanlara gelmesiyle kurulur. Bu yeni devlet 681’de, yıllık vergiye bağladığı Bizans tarafından 681 tarihli anlaşma ile tanınır. Daha sonra bu devlet Slavlaşır. 864’te ise Ortodoksluğun kabulüyle Hıristiyan inancına geçilir. 869- 870 yılında İstanbul’da yapılan kiliseler toplantısında Bulgar kilisesi müstakil piskoposluk olarak tanınır.
1018- 1185 arası dönemde Bulgarlar Bizans hâkimiyeti altındadır. Daha sonra, yine Karadeniz’in kuzeyinden gelen Kumanların Hanedanlığı başlar. (1280- 1322). Balkanlara geldikten sonra Bulgarlarla karışan halklar arasında Slavlar, Traklar, Kuman, Peçenek, Avar gibi çok çeşitli etnik toplulukları saymak mümkündür. Bizans yönetiminde bu topluluklar tek bir kitle haline gelirken, daha sonra Osmanlı yönetiminde Bulgar halkı kendi içindeki bu bileşimleri tamamen sindirmiş durumdadır.
14. yüzyılda Balkanların Osmanlı tarafından fethedilmesiyle Bulgar halkı için yeni bir dönem başlayacaktır. Bu tarihe kadar süren taht kavgaları ve Bizans ile mücadelenin yerini Osmanlı egemenliği alacaktır. Fetihlerden önce Balkanlarda büyük bir politik parçalanma ve kargaşa hâkimdir. Bulgaristan’ın toprakları daha Çar İvan Aleksandır’ın sağlığında oğulları arasında paylaşılıp parçalanmıştır. Çarın 1371’de ölümünden sonra Tırnovo’da tahta, varis olarak önceden ilan edilen İvan Şişman geçer. Fakat yeni çar diğer kardeşler ta4rafından tanınmaz, çünkü kurala göre tahta en büyük kardeşin geçmesi gerekmektedir. En büyük kardeş İvan Sratsimir, Vidin’de, diğeri İvan Dobrotitsa, daha sonra onun adıyla “Dobruca” olarak anılan Kuzeydoğu Bulgaristan’da hüküm sürmektedir. 1371’de Tırnovo, 1390’da Dobruca, 1396’da ise Vidin prenslikleri Osmanlı yönetimi altına girer.


2. Bulgar Ulusal Uyanışının Ekonomik – Toplumsal Temelleri

Osmanlı’nın Balkanlar’a gelmesiyle bölgede hâkim olan feodal sistemin yerine yeni bir düzen getirilir. Fethedilen bölgelerde eski toprak sahipleri ve halkın ağır yükümlülükleri kaldırılır. Feodalizmle eş tutulması yanlış olan Osmanlı tımar sistemi, reayanın üretim kabiliyetini birinci planda tutan devletçi bir niteliğe sahiptir. 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra tımar sisteminin bozulmasıyla birlikte reaya arasında huzur ve emniyetin de bozulduğu bilinmektedir. Büyük toprak sahibi ağaların ortaya çıkışı, halkın durumunu n bozulmasına yol açmış, ilk isyanlar da bu ağaların baskısına karşı yapılmıştır.
16. Yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı toprak/tımar sisteminin çöküşe geçmesi ve yeni ekonomik ilişkilerin gelişmeye başlaması, Bulgar ulusal mücadelesinin ekonomik- toplumsal yönünü oluşturmuştur. Çok boyutlu ekonomik, kültürel, siyasi gelişmeler sonucunda Bulgarlar arasında başlayan sosyal farklılaşma, daha sonra doğrudan merkeze, Osmanlı yönetimine karşı mücadelede ifadesini bulacaktır. Bulgar şehirlerinin ekonomik gelişimi, üretim güçlerinin farklılaşmasına yol açmıştır. Batı Avrupa’dan ucuz ürünlerin gelmesiyle birçok zanaatın ortadan kalkmasına sebep olurken, diğer yandan yeni koşullara uyum sağlayan bazı zanaat türleri, daha da güçlenerek gelişme imkânı bulmuştur. Bulgarların yaşadığı bölgelerde, her yöreye özgü belli ekonomik faaliyet türlerinde uzmanlaşma görülmektedir. Örneğin, Tuna ve Karadeniz kıyısındaki şehirler dış ticarete açılırken; belli zanaat türlerinde uzmanlaşmış ve adını duyurmuş bölgeler öne çıkmaktadır. Vratsa’da ipekçilik ve kuyumculuk, Tırnovo, Lofça gibi şehirlerde dericilik gelişmiştir. Bu sürecin getirdiği bir diğer gelişme de, farklı Bulgar köyleri ve bölgeler arasında iletişim ve mübadele ihtiyacının artmasıdır. Böylece, Osmanlı imparatorluk sınırları içerisinde milli bir pazarın şekillenip geliştiği gözlemlenmektedir. Başlangıçta, alışveriş alanı olarak yıllık panayırlar görülmektedir. Bunlardan birkaçı; Uzuncovo, Karnobat, Pazarcık, Pirlepe, Sofya, Şumnu panayırları örnek olarak sayılabilir. Daha sonra, bu panayırlar önemini yitirecek ve ticari ilişkiler artık, yeni kurulan ticari şirketler tarafından yürütülecektir. Gittikçe artan dış dicaret, yabancıların, ayrıcalıklardan ve ucuz hammadde imkânlarından istifade ederek yaptıkları yatırımlar ve özellikle Osmanlının 1854’ten sonra aldığı dış borçlar, yabancı sermayenin geldiği yollardır. Bu gelişmeler zengin Bulgar tüccar ailelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle Kırım Savaşı’ndan sonra Bulgar halkının yaşadığı bölgelerde ekon9omik geliş m eler son derece hız kazanmaktadır. Bu dönemde ilk fabrikalar kurulur, üretimde buhar gücü kullanılmaya başlar. Avrupa Sanayi Devrimi’nin yansımaları, zayıf da olsa burada da görülmeye başlanmıştır. Bu ekonomik gelişmeler, çoğunluğu köylülerden oluşan Bulgar halkının yapısını değişime uğratırken, sonraki ulusçu hareketlerin maddi temelini de oluşturmuştur. Ayrıca, Batı ile doğrudan kurulan ticari ilişkiler sonucu birçok ülkede Bulgar tüccar kolonileri kurulmuştur. Osmanlı başkentinde ise 19. yüzyılın başında Bulgar tüccarların sayısı 30 000 civarındadır. Ekonomide geniş imkânlardan yararlanmaya başlayan Bulgarlar aslında, Yunan bağımsızlığından sonra gözden düşen Rumların yerini doldurmaktadır. Hem Avrupa hem de Rusya ile manevi bağı bulunan Hıristiyan Bulgarlar, tüm bu ekonomik- sosyal dönüşüm süreci içinde, ticaretle birlikte sadece dış ülkelerin ekonomisini değil, bireycilik ve milli benlik gibi yeni kavramları da tanıyacaklardır. Avrupalıların siyasi doktrinleri de yine bu dışa açılma sırasında Osmanlı sınırlarından içeri sızma fırsatı bulacaktır.
Osmanlı İmparatorluğunun parçalanma sürecine girmesi, farklı milletlerin ayrılıkçı hareketlere kalkışması için başlı başına bir etkendir. Balkanlarda ilk isyanların temel nedenlerinden biri, 18. yüzyılda bölgenin içinde bulunduğu koşullardır. Merkezi otoritenin zayıflamasıyla alternatif güç merkezleri oluşur, silahlı çeteler yaygınlaşır. Bu yeni güç odaklarını; ayanlar, kırcaliler, kanunsuz yeniçeriler, eşkiyalar olarak saymak mümkündür. Balkan halkının büyük bir bölümü silahlıdır ve gerilla savaşında tecrübelidirler. Aynı zamanda, her kriz ve savaş döneminden yararlanmayı çok iyi öğrenen yerel liderler, Büyük güçlerin yardımını bekler vaziyettedir.
Osmanlı yönetimi ise hayatta kalmanın yollarını aramaktadır. Hıristiyan reayanın huzursuzluğu gittikçe artmaktadır.1839 Tanzimat Fermanı, hukuk eşitliği prensibiyle farklı unsurları birleştirerek imparatorluğun dağılmasını engelleme amacını taşımaktadır. Tanzimat’ın temel amacı, reaya sorununa bir çözüm bulmaktır. Her şeyden önce çözülmesi gereken arazi sorunudur. Toplumdaki kargaşanın temel sebebi olan büyük arazi sahiplerinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Vilayet teşkilatında değişiklik yapılır. Her millet, idarede temsilci bulunduracaktır. Meclisler kurulur. Taşra meclislerinin demokratik yapısına rağmen, halkın şikâyet ve memnuniyetsizliği artmaya devam eder. Rumeli’deki Hıristiyan reaya, bu dönemde birtakım feodal yükümlülükler altındadır. Büyük arazi sahiplerinin ortadan kaldırılıp miri arazinin reayanın tasarrufuna verilmesi söz konusudur. Bunun dışında, Avrupa’da 1848 ihtilallerinin etkisi de toplumsal huzursuzluğun kaynaklarından biridir. Sırpların Slavlık politikasıyla Bulgaristan’ı da kapsayacak büyük bir Sırbistan hayali vardır. Avrupa’nın bu kargaşa döneminde Rus etkisi, Kırım harbine kadar devam edecektir.
Tanzimat fermanıyla giderilmeye çalışılan sorunların temelinde halkın toprak ağalarına ve vergilere karşı hoşnutsuzluğu yatmaktadır. Vidin ve Niş isyanlarında görüldüğü gibi, Bulgar halkı yönetimden esaslı reformlar talep ederken, kısa zamanda dış güçlerin de dikkatini çeken bu ayaklanmalar, milli- siyasi bir nitelik kazanmaya başlar. Modern kurumların kabul edilmesi ve yapılan reformlar, Osmanlı birliğini sağlamaktan ziyade olayları büsbütün kaçınılmaz sona doğru sürükleyecektir. Geniş reaya kesimlerinin talepleri, büyük güçlerin müdahale ve kışkırtmasıyla bağımsızlık isteğine dönüşecektir.
Millet sisteminin dağılması ve Tanzimat reformlarının başarısızlığından sonra Osmanlılık fikrinin iflası, siyasi bir boşluk doğurur. Devlet artık dine göre ayırım yapmazken, henüz siyasi bir ayırım da söz konusu değildir. Osmanlılığa sıcak bakmayan Hıristiyan halk, İtalya ve Almanya örneğindeki ulus- devlet fikrine yönelir. Daha önce kimliğin tanımı öncelikle inanç esasına göre yapılırken, bu tanım, dil, sosyo- ekonomik ilişkiler ve tarihsel mitler oluşturma açısından zorlaşır. Ortodoks kilisesi ulusal kiliselere ayrılır. Sırp, Bulgar, Romen kiliseleri kuruldu. Hem Hıristiyan hem de Müslüman elit gruplar ulusçuluğu, hayatta kalmanın tek aracı olarak benimsediler. Başlangıçta genç ulus hareketlerinin amacı sultana yöneliktir, Fakat etnik ayrılıklar daha sonra, doğacak ulusların imparatorluktan çok birbirleriyle savaşmalarına yol açabilirdi. Balkan ulusçuluğu, Büyük Güçlerin politikalarıyla kışkırtılınca, gelecekteki trajedinin de tohumları atılmış olur.


3. Panhelenizm- Panislavizm Arasında Bulgar Kimliği

18. yüzyılda Osmanlı imparatorluğunun ayakta kalmak için batılılaşma çabalarına giriştiği bilinmektedir. Geleneksel söylemler, Avrupa’nın sanayi devrimi, aydınlanması, kapitalizmin gelişmesi etrafında döner durur. Osmanlı da çağa ayak uydurma adına birtakım reformlar yapmak zorundadır, çünkü eski düzen artık işlememekte ve dünyanın tersine döndüğü, güçlünün güçsüz olduğu bir dünyada yeni bir düzen kurmak, başka bir ifadeyle, toptan kılık ve zihniyet değiştirmek gerekmektedir. Osmanlı hükümdarları ve saygın bürokratları için hal böyle iken, ayrıca hemen hemen hiç kimse olayların gidişatından memnun değilken, Osmanlı’nın gayrimüslim uyrukları için aynı durumun, aynı hoşnutsuzluğun söz konusu olmaması düşünülebilir mi? Doğal olarak, imparatorluğun hayati sorunlarla boğuştuğu yıllarda reayanın tümü bu olanların sıkıntısını en fazla çeken kesim olacaktır. Sıkıntı ve darlık anında gelen yardım ise genellikle ardı arkası düşünülmeden kabul edilir. Nasıl ki Padişah II. Mahmut, 1831’de kendi paşasına karşı Rusya’dan yardım istediyse, çeşitli sebeplerle bağımsızlık sevdasına kapılan gayrimüslim unsurlar da “zalim” Osmanlı’ya karşı “güçlü” ve “iyiliksever” Avrupa’nın ve “koruyucu” Rusya’nın yardımını almakta tereddüt göstermemişlerdir. Başka bir ifadeyle, devir ölüm kalım devridir ve tüm kurtuluş yolları sonuna kadar değerlendirilmek zorundadır.
Batılılaşma arzusu, hem imparatorlukların hem de imparatorluktan kopmak isteyen ulusçuların garip bir biçimde ve çelişkili olarak buluştukları ortak noktadır. Avusturya, Rusya, Osmanlı imparatorluğu, hepsi bir şekilde ve kendilerince Avrupalılaşma tecrübesini yaşayacaktır. Hıristiyan halk da bu ortak eğilimden payını almıştır, fakat daha çok Rusya yoluyla.
Büyük Petro’nun ülkeyi batılılaştırma siyaseti sayesinde birçok Avrupa fikri Rusya üzerinden Balkanlar’a ulaşmaktadır. Osmanlı Hıristiyanları için Rusya Batı’dan daha yakındır. Balkan ulusçuluğu, denilebilir ki Rusya’nın manevi ikliminde gelişmiştir. Daha 17. Yüzyılda Bulgar din adamlarında Moskova’ da basılmış kitaplar bulunmaktadır. 1718’lerde ise Rusya’dan Belgrat’a eğitim sistemini modernleştirmek üzere hem kitap hem de öğretmenler gönderilir.
18. Yüzyılda Avrupa’da Fransa’nın yıldızı parlamaktadır. Rus aristokrasi sınıfı arasında da Fransızca konuşmak modadır. Osmanlı’ya gelince, zaten eski müttefik olan bir ülkenin, Avrupa’da olup biteni imparatorluğa yansıtan bir ayna bir etkisine sahiptir. !718–1730 Lale Devri, Avrupa etkisini taçlandırmış bir dönemdir. Bu etki kısa zamanda İstanbul’dan diğer bölgelere doğru yayılmıştır. Gayrimüslim halk üzerinde ise doğal olarak Avrupa kaynaklı her fikir daha kolay nüfuz eder. Daha 1661’de İstanbulda patrikhaneden bağımsız olarak ilk Yunan yüksekokulu kurulur. 1698’de Bükreş’te bir Yunan Akademisi, Odesa, Moskova gibi şehirlerde de Yunan okulları ortaya çıkar. Buralarda Sırp, Bulgar ve Romen öğrenciler modern laik eğitimle tanışırlar. Yunan etkisi, görüldüğü üzere sadece patrikhane aracılığı ile değil, eğitim yoluyla da yaygınlık kazanır. Yunanlıların Helenizm dolayısıyla Avrupa devletleri tarafından her zaman destek görmesi, ayrıca Osmanlı imparatorluğu içinde de diğer milletlere göre daha üstün bir konuma gelmesi, ister istemez onları cesaretlendirerek her alanda öne çıkmalarını sağlayacaktır.
Rus seyyah ve bilim adamı Viktor Grigoroviç’in 1844–1845 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Yarımadasına yaptığı yolculuklar ve bu esnada yaptığı araştırmalarını topladığı “Avrupa Türkiye’sine Yapılan Yolculuğa İlişkin Notlar” isimli kitabında Bulgarlar’ın maruz kaldıkları Helenleşme tehlikesini anlatır. Rus bilim adamı, Selanik, Aynaroz, Sofya, Menlik, gibi pek çok bölgeyi dolaşarak Bulgar kilise ve kilise kütüphanelerinde bulduğu eski el yazmalarıyla ilgili araştırmalar yapmaktadır. Bu seyahat esnasında özellikle Yunan Kilisesinin Bulgar halkı üzerinde baskı kurması dikkatini çeker. Grigoroviç, anılarında Bulgarların Yunan din adamları ve eğitiminin baskısı altında yaşadıklarını ve bu yüzden ana dillerini çok rahat konuşamadıklarını, Bulgar ailelerinin sadece aile ortamında Bulgarca’yı konuşabildiklerini, okul ve eğitim kuruluşlarında ise Yunanca’yı kullanmak zorunda kaldıklarını not eder.
Bulgar halkı üzerinde Sırpların da önemli bir etkisi söz konusudur. Panizslavizmin ilk temsilcilerinden olan Mavro Orbini ve fanatik din düşmanlığı ile tanınan Dositey Obradoviç(1742- 1811), Bulgarlar’ın ulusçuluk davasını yakından etkileyen kişilerdir. Paisiy Hilendarski de eserinde Rus tercümelerden ve Orbini’nin eserlerinden yaralanmıştır. Böylece, henüz yeni doğmaya başlayan Bulgar ulus bilinci, Yunan ve Sırp etkisiyle büyük ölçüde tahribata uğrayarak yanlış yöne sapacaktır. Örneğin, Sırpların ilk tarihçilerinden Bulgar asıllı Yovan Raiç (1726- 1801), , Mavro Orbini’nin panislavizminden esinlenerek 1768’de “Bulgar, Hırvat ve Sırpların Tarihi” adlı eserini yazar. 1838’lerde Bulgarlar arasında ulusçuluk yeterince belirginlik kazanmışken bile ilk Bulgar dergisinin sahibi Konstantin Fotinov, anadilinin Yunanca ve atalarının Helen olduğunu iddia etmektedir. Panislavizm, aslında imparatorluk Rusya’sının kendine has ulusçuluk anlayışıdır. Bu doktrin, daha 1448 yılında İstanbul Fener patrikhanesi ile ilişkilerini kesip Bizans’ın mirasçısı olduğunu iddia eden Rusya’nın Pan- Ortodoks politikasının 1856 Kırım yenilgisinden sonraki uzantısıdır. Panislavizm, 1858’de “Slav Yardım Komitesi”nin kurulmasıyla uygulamaya girecektir. Çeklerin bulduğu bu fikir, Rus aydınları arasında boy verip gelişecektir. 1869- 70 yıllarında basılan, General Fedaev’in “Şark Meselesi Üzerine Düşünceler” ve Danilevski’nin “Rus ve Avrupa” adlı kitapları, Rus politikasının genel hatlarını çizmektedir. Buna göre Avrupa ve Balkanlar’da Rusya’nın önderliğinde bir Slav Federasyonu kurulacak, hatta İstanbul da ele geçirilecektir. Fakat Balkan Slavlarının amacı Rusya’ya bağlı olmak değil, Yunan/Helen modelinde kendi bağımsız devletlerini kurmaktır.
Ulusçuluğun en şiddetli formları genellikle kendine ait bağımsız bir ulus- devlete sahip olmayan milletlerde görülür. 18. – 19. Yüzyılda Almanya, Polonya, Macaristan, Belçika ve Balkanlar bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Balkanlarda durumun daha da vahim hale gelmesi, birtakım bölge koşullarından dolayıdır. Sırplar daha 14. Yüzyılda Belgrad Paşalığı olarak adlandırılan bölgede yerleşmeye başlar. Buradaki nüfusun Slav kökenli olması Sırp nüfuzunu ve diğer halkların asimilasyonunu kolaylaştırmıştır. Diğer bir tipik problem, Tüm Osmanlı sınırları içinde Yunanlıların geniş alana dağılmış olmasıdır. Ticaret dili Yunancadır. Akdeniz ve Karadeniz limanlarında Yunan nüfusunun varlığı çok eski dönemlere dayanmaktadır. Modern eğitim ihtiyacı, gittikçe daha fazla sayıda Bulgar’ı Yunan okullarına çekmektedir. Bu durumda yunanlaşma ya da Helenleşme kendiliğinden gerçekleşir. Özellikle varlıklı Bulgarlar kendilerini Yunan olarak görmekte ve bununla adeta övünmektedirler. Yunanlılar ise bu durumdan son derece memnundurlar. Eski Bizans topraklarında yaşayan bir halkın en seçkin kesiminin gönüllü olarak yunanlaşmasını sevindirici bulmaları doğaldır. Bu anlatılan koşullarda, henüz uyanışının başında olan Bulgar ulusçuluğu, dağılmak üzere olsa da hala gücünü koruyan Osmanlı imparatorluğuna karşı Panhelenizm ile Panislavizm arasında bir seçim yapmak zorunda kalmıştır. Böyle bir gerilim içinde gelişen ulus hareketi içinde, gerçek amacın farkında olup herhangi bir bağımlılığa şiddetle karşı çıkanlar da olacaktır. Bu duruma örnek olarak, sadece Türk egemenliğine karşı değil, Yunan ve Sırplara karşı da Bulgar kimliğini öne çıkaran papaz Paisiy Hilendarski’dir.(1722- 1773) Zengin bir aileye mensup olan Paisiy, 8. Yüzyılda önemli bir ticaret merkezi olan Bansko’da doğmuştur. Ortodoksların kutsal yeri sayılan Aynaroz’daki Kuzey Yunanistan’da, sadece Ortodoks keşişlerin oturduğu bir yarımada)Sırp Hilendar Manastırı’nda geçirdikten sonra, gezici bir keşiş olarak Bulgar topraklarını dolaşacaktır. Bir Sırp manastırı olan Hilendar manastırındaki Sırp ve Rus papazlarla sık sık tartışmaya giren Paisiy, onların Bulgar halkını aşağılayıcı sözlerine maruz kalmıştır. Bu koşullarda, Paisiy 1762’de Bulgar halkına hitaben bir eser yazar.. Kısaca “Slav- Bulgar Tarihi” olarak adlandırılan bu eserin tam adı “Halkın, Bulgar Çar ve Azizlerin ve Geçmişteki Tüm Bulgar Faaliyetlerinin Slav- Bulgar Tarihi”dir. Buradaki “slav” ifadesi, yazarın, Bulgarların Slav kökenli olduğuna dair kesin olmayan ifadelerine dayanmaktadır. Paisiy eserinde özellikle, Katolik bir kilise tarihçisi olan Sezar Baroniy’in (1538- 1607) Rusça tercümelerini ve Dubrovnik’li panislavist yazar ve tarihçi Mavro Orbini’nin (?- 1614) eserlerini temel alır. Yazarın amacı bilimsel nitelikli bir araştırma ortaya koymak değil, Ortaçağ dini metinlerine özgü bir tarzda oluşturduğu metnin asıl amacı Bulgarların sönmeye yüz tutan ulusal bilinçlerini alevlendirmektir. Hilendarlı papaz, Bulgar halkına seslenerek dillerini ve tarihlerini unutmamaları için çağrıda bulunur. Önsöz kısmında yazar Nuh tufanı olayını ele alır ve Bulgarların kökenini Nuh’un oğullarından Yafes’e dayandırır. Paisiy, Bulgarların tarihte ne kadar büyük bir millet olduklarını yazarken, bir yandan da Mavro Orbini’nin panislavist fikirlerine dayanması büyük bir çelişki yaratmaktadır. Bulgarlarla Slavlar arasındaki bağı öne çıkaran, aynı zamanda da Sırp Yunan ve Ruslara eşit biçimde saldıran Paisiy aslında Bulgar ulus hareketini daha baştan yanlış bir mecraya sürüklemektedir.
Paisiy, kitabında her ne kadar yunan ve Sırpların Bulgarları küçük görmesinden duyduğu rahatsızlığa vurgu yapsa da, Osmanlını Bulgar halkına nasıl gaddarca davrandığını, zorla Müslümanlaştırdığını ve bu zulüm sırasında ölen azizleri, kahramanları da anlatır. Paisiy, halka seslenmesine rağmen, zor anlaşılan kilise -Slavcası ile yazar. Kısa zamanda halk arasında el yazma nüshaları çoğaltılıp dağıtılan kitap, bizzat Paisiy tarafından halka tanıtılır. Papaz Stoyko Vladislavov, diğer adıyla Sofroniy Vraçanski( 1739- 1814), eserin ilk kopyalarını yazanlardan biridir. Bundan sonra geniş bir ilgi bulan eseri sayesinde Paisiy, Bulgarların tarihinde ulusçuluğun ve Bulgar ulus kimliğinin kurucusu olarak tanınacaktır. Bu eser, sadece Bulgar zihniyetini değil, genel olarak Balkan ulusçuluğunu anlamak açısından da önemlidir. Bölgedeki aşırı ulusçuluk, demokratik temellerden ziyade egemenlik kavgasına dayanmaktadır. Örneğin, Yunan ulusçuluğu, Antik Yunan2ın demokratik şehir- devletlerini değil, Bizans İmparatorluk idealini yüceltmektedir. Nitekim Paisiy de Bulgar Çarlığını ve bağımsız, Bulgar kilisesini diriltme gereğinden söz eder. Böylece, Bulgar “uyanış”ının veya “yenidendoğuş”unun ilk manifestosu olarak ortaya çıkan Paisiy’in tarihi, daha sonra ulusçuluk hareketinin temeli olarak gösterilecektir.
18. Yüzyılda Osmanlı devleti, bir dizi savaş yenilgisi, iç sorunlar, dış etkiler arasında varlığını koruma kavgası verirken, gittikçe ağırlaşan koşullar ulusçuluk sorununa elverişli bir kargaşa ortamı sunmaktadır.
1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile sona eren Osmanlı- Rus savaşından sonra Rusya, Osmanlı Ortodokslarını himaye politikası için fırsat bulmuştur. 1776’da Amerikan Bağımsızlık savaşı ile meşgul olan Fransa ve İngiltere, II Katherina’nın bu fırsattan rahatça yararlanmasına engel olacak durumda değildir. 1779’da Kırım Rusya tarafından ilhak edilir. Kırım Tatarlarının Osmanlı topraklarına göç ed,işi, ekonomik durumu daha da ağırlaştırırken, imparatorlukta Hıristiyan- Müslüman arasında gerginlik artar. 1782’de ise II. Katerina ve Alman İmparatoru II. Josef arasında “Grek projesi” gübndeme gelir. Bu projede Osmanlı’nın Rusya, Habsburg İmparatorluğu, Fransa ve Venedik arasında paylaşılması öngörülmektedir. İstanbul, Kuzey Yunanistan ve Bulgaristan ile birlikte Bizans İmparatorluğu adı altında birleştirilip başa Katherina’nın torunu Konstantin geçecek. Habsburg imparatorluğu, Bosna, Hersek ve Dalmaçya’yı; Fransa, Suriye ile Mısır’ı, Venedik Girit ve Kıbrıs’ı alacaktır.
1787- 1792 savaşından sonra durumu iyice ağırlaşan Osmanlı devletinde toplumsal anarşi hüküm sürmeye başlar. Hıristiyan ve Müslüman reaya topraklarını terkedip eşkıyalığa başlar. Kırcaliler olarak bilinen çeteler kurulur. Bunlar, zengin köy ve şehirleri basarak yağma ederler. Kırcali çetelerine özellikle Bulgarlar arasında çok sayıda katılanlar olur. Bunlardan biri, meşhur İnce Voyvoda’nın(1755- 1821) çetesidir. Aynı dönemde ayan seçimleri de adeta bir iç savaşa dönüşmektedir. Taşra ileri gelenleri, kırcali çetelerini toplayarak sultana baş kaldırırlar. Vidin Paşası Osman Pazvantoğlu, kendi adına para bile bastırır. Bu karmaşa ve anarşi ortamında birçok Bulgar, Eflak, Boğdan ve Rusya’ya göç eder. Ruslar da buna destek verir, çünkü Rus İmparatorluğunun güney kesimleri savaşlar nedeniyle boşalmıştır. Göçmenlere toprak verilerek belli bir süre de toprak muafiyeti tanınır. Bu toplu göçler, diğer yandanh Bulgar ulusal hareketini zayıflatacak niteliktedir.
Bu olaylar sırasında Bulgar din adamı Stoyko Vladislavov, Sofroniy adıyla Vratsa piskoposu olarak atanır. İlk defa bir Bulgar, kilise hiyerarşisinde böyle yüksek bir mevkiye getirilmiştir. Sofroniy, iç karışıklığın hüküm sürdüğü bu yıllarda köy ve şehirleri dolaşarak Paisiy’in fikirlerini halk arasında yayma imkânı bulur.
Bu dönemde Fransa, devrim sonrası rejim sorunu ile Avrupa da altüst olan tüm kıtada yeniden mutlakıyetin tesisi için çareler aramaktadır. Bu nedenle Osmanlı’nın içişlerine karışamazlar. Fransız devrimcileri, 1789’da ilan edilen İnsan Hakları Bildirgesi’nin ilkelerini Osmanlı içinde de yaymaya çalışırlar. Bu durum pek ilgi uyandırmaz veya Pazvantoğlu meselesi yüzünden buna fırsat kalmaz. Nitekim Yunan devrimci- şair Rigas Feraios, Fransız devrimi fikirleri etrafında tüm Müslüman ve Hıristiyanları sultana karşı devrime çağırır. Bu, oldukça büyük bir plandır. “Yunan Cumhuriyeti” adıyla kurulacak bir yönetim, Tuna’nın güneyindeki tüm toprakları kapsayacaktır. Bu plan İnsan Hakları Beyannamesi’nin ilkeleriyle başlar. Burada ilginç olan nokta, isyan teşebbüsünün Avusturya polis güçleri tarafından engellenmesidir. Osmanlı’ya teslim edilen Rigas ise 1798’de idam edilir.
Sofroniy Vraçanski, Bükreş’e giderek burada Bulgarlar adına diplomatik faaliyetlere bgirişir. 1804 Sırp isyanı da ona çalışma fırsatı verir. İsyancıların Rusya’ya gönderdiği heyete Bulgarlar da katılarak Sofroniy’in bir mektubunu iletirler. Mektupta, Rus himayesinden yararlanma talebinde bulunulur. 1806’da Rus hükümetine gönderilen başka bir belgede yine Sofroniy tarafından Osmanlı’ya karşı yardım istenir. Ayrıca, burada Bulgarlarla Rusların aynı Slav soyundan geldikleri vurgulanır. Belgenin içinde Sofroniy’in şu notu da yer alır:
“Kendi yüksek mevkiime dayanarak yemin edebilirim ki tüm Bulgar halkı Rus egemenliğini sadakatle arzu etmektedir, fakat onun yüce himayesini talep edecek fırsatlardan yoksun kalmıştır…”
Bulgarların, aslında ulusal bağımsızlık istemelerine rağmen, Sofroniy’in sırf Rus yardımını sağlamak için böyle bir üslup kullandığı düşünülebilir.
1814 yılında Odesa’da Yunan tüccarlar “Filiki Eterya” adında gizli bir örgüt kurarlar. Amaçları bir Balkan Vevrimi ile Rigas’ın fikirlerini gerçekleştirmektir. Moldova, Eflak, Bulgaristan ve Yunanistan komitelerinin liderleri arasında Rus hizmetinde iki Yunan: Aleksandır İpsilanti ve Kapodistrias vardır. 1821’de Eflak’ta bir köylü ayaklanması çıkınca plan bozulur. Rusya, tüm Balkanları kapsyacak bir ayaklanmaya karşıdır ve İpsilanti’nin Türkler tarafından bozguna uğratılmasına izin verir. Neticede bu hareket, Yunan bağımsızlık mücadelesine dönüşecektir. 1821’de Mora Yunanlılar ayaklanır. Güney Makedonya’dan birkaç Bulgar köyü de bunlara katılır. Masum Türk halkı katledilir. İsyan 1825’te bastırılır. 1927’de yeni Rus çarı Nikola, Fransa ve İngiltere ile birlikte Yunanlara destek verir ve 1827’te Navarin’de Osmanlı donanması yakılır. 1828’de Ruslar Tuna’yı geçip Şumnu ‘yu kuşattıklarında Bükreş’teki Bulgar kolonisinin kurduğu komite, buırada bulunan Rus generaline iki memorandum gönderir. Sırbistan, Eflak, Moldova ve Yunanistan’a verilen desteğin kendilerine de verilmesini isterler. Buna cevap olarak da Nikola I, Rus generalleri kumandasında bir Bulgar prensliği tasarısı oluşturur. 1829’da Rusya Silistre’yi alırken Bulgarlar da onlara katılarak Güneye doğru hep us birliklerine eşlik ederken geçtikleri yerlerde sivil Türk halkını katlederler. Fakat 1929’da savaş sonunda imzalanan Edirne Antlaşması, Bulgarları hayal kırıklığı içinde bırakacaktır. Yunanistan bağımsızlık, Sırbistan da özerklik kazanırken, Rusya Tuna deltasını ele geçirir. Bu antlaşmadan sonra Eusya, Boğazlar politikasının bir gereği olarak Bulgarlar arasına ajanlar göndererek Rusya’ya göç ettirme yoluna girer. Bunun için gereğinde zor kullanmaktan kaçınmaz.
Osmanlı- Rus savaşları, Kuzey Bulgaristan’da büyük tahribata sebep olurken, Osmanlı’nın maddi durumunu daha da zorlaştırır ve vergilerin artışını getiren bu durumda, Bulgarların kitlesel olarak İslam’a geçtikleri gözlenmektedir. Daha 1806’da üç bin Bulgar din adamlarıyla birlikte Müslüman olurlar. 18232te Sofya civarında on dokuz köy topluca din değiştirirken, 1829’da, Varna civarından 10 000 Bulgar, İslam’ı kabul eder. Edirne Antlaşması’ndan sonra devlet kadrolarında Rum Beylerin yerini Bulgarlar almaya başlar. Sofroniy Vraçanski’nin torunu Stefan Bogoridi(1775- 1859), Samos Adasına 1833’te yönetici tayin edilir Aleksandır Stoilov (1818- 1891) adlı bir Bulgar da, Paris Türk elçiliğine ataşe olarak atanır. Yunan bağımsızlığından sonra gelirlerini kaybeden İstanbul Patrikhanesi’nin çözülme süreci ve Bulgarların bağımsız kilise için mücadeleleri de böyle bir ortamda yeşerir.


4. Rum Patrikliği’ne Karşı Bulgar Mücadelesi / Bulgar Ekzarhlığı

İstanbul’daki Patrikhane’nin Ortodoks halk için ne anlama geldiğini anlayabilmek için, öncelikle Patrikhane olgusunu doğru kavramak gerekmektedir. Patrikhane, tüm Ortodoksların ruhani lideri değildir. Roma’daki papalık ile arasında birçok yönden fark vardır. Katolik Papa, hem tek başına bağımsız bir dünyevi güç hem de ilahi bir makam olarak görülmektedir. Patrikhanenin ise böyle bir gücü yoktur. Hatta Ortodokslara göre Katolikler Tanrıya değil Papa’ya iman ederek küfre sapmışlardır. Ortodoks kilisesinin yönetiminde en üst derecede bulunan Patrik, sadece bir idareci konumundadır. Ruhbanlar, en alt derecede keşiş, sonra papaz, ardından piskopos olarak dini hiyerarşide yer almaktadır.
İstanbul’un fethinden sonra Gennadios, Ortodoks Patriği olarak fatih Sultan Mehmet tarafından göreve getirilir. Bu, Bizans geleneğinin bir devamıdır. Bulgar, Romen ve Sırplar, Ortodoks milleti olarak İstanbul’daki patrikliğin yönetimine bağlanır. Yine de, manastırların özerkliğini devam ettirmesine izin verilmiştir. Örneğin, Bulgarların Rila Manastırı hem mali özerklik hem de vergi muafiyetine sahiptir. Burada Bulgarlar eğitim, araştırma ve kütüphanecilik gibi faaliyetlerini sürdürme imkânı bulmuşlardır. Halk da manastırlara gelip rahiplerin hikâyelerini dinlemektedir. Böylece Fener- Rum üstünlüğüne rağmen Slavlar Helenleşmekten kurtularak kendi benliklerini koruyabiliyorlar. Ayrıca, Bulgaristan’da ilk dil ve tarih araştırmaları yine rahipler tarafından başlatılmıştır.
Millet sistemi içinde kendi dini, hukuki ve kültürel geleneklerini sürdüren Bulgarlar, yerel kiliseleri sayesinde de Ortaçağ devletiyle bağını devam ettirmektedir. Osmanlı millet sisteminin çöküşüyle bu toplumsal düzen bozulur. 1767 yılında İstanbul Rum Patrikhanesi Bulgar ve Sırp kiliselerini ortadan kaldırınca diğer Ortodoks milletler Helenleştirilme tehlikesiyle yüz yüze gelmiş oldular. Patrikhanenin diğer milletleri asimle etmek istemesi ve her yerde Yunan nüfuzunun yayılmaya başlaması Osmanlı cemaat anlayışını da sona erdirir. Nitekim toplumda yeni bir bölünme ortaya çıkar. Yeni bir orta sınıf oluşmaya başlar.
Bulgar halkın varlığı için büyük bir tehlike oluşturan Rum patrikhanesi, ilk milli uyanış belirtilerinin de kaynağını oluşturmaktadır. Bulgarlar, asla Türkleştirme veya İslamlaştırma gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalmadıkları halde, Rumlaştırma siyasetine hedef olmakla benliklerini yitirebilirlerdi. Patrikhane, Osmanlı’da imtiyazlı bir yer edinmişti. Rumlar, ticaret, kültür ve eğitimde üstün konuma geldikleri gibi, devlet yönetiminde de önemli görevlere getirilmişlerdi. Bulgarlar ise kilise ve manastırlar dışında kendi eğitim kurumlarına sahip değildir. Önemli dini makamlar zaten Rumların elindedir. 1767de Ohrida Başpiskoposluğu kaldırılınca Bulgarlar, sonraki yıllarda kendi kilise okullarından da mahrum kaldılar. Esku8 Bulgar edebi eserleri yakılır, Bulgar dilinde ayin yasaklanır. İstisna olarak, sadece Rila ve Hilander gibi manastırlarda Bulgarlık bilinci yaşamaya devam eder. Ayrıca kilise genel olarak Balkanlardaki Ortodoks halka, Osmanlı zaferlerinin Hıristiyanların günahlarına karşı bir ceza olduğunu telkin eder ve Müslüman yönetimin bir gün sona ereceği hayalini besler. Kilisenin sivil nüfuzu, özellikle aile meseleleri üzerinde kontrolü, dinlerin veya milletlerin birbirine karışmasını önlemektedir.
Yunan – Bulgar sorununda dikkate alınması gereken bir durum da, Rumlaştırma siyaseti yanında bazı aydın Bulgar çevrelerinde, Bizans döneminden bu yana görülen Yunan özentisidir. Örneğin, Çar İvan Aleksandır zamanında (1331- 1371) Bizans kültürüne öykünme ve taklit son derece yaygındır. Giyim, kültür ve sanatta, devlet kurumlarında tüm Bulgar ve Slav isimler Yunanca olmuştur. Özellikle kilise, bu konuda başı çekmektedir.
Balkanlar’da ulusçuluk etkilerinin yayılmasıyla Rum Patrikliği’nin nüfuzu azalmaya başlar. Fener Patrikhanesi’nden ilk önce ayrılan, Yunan Kilisesi’dir. 1829’da Yunan kilisesinin patrikhaneden kopması Bulgarları da etkiler. 1860’lardan itibaren Bulgarlar, bağımsız kilise mücadelesine başlar ve Babıâli’ye taleplerini bildirirler.
İstanbul’daki Ayastefanos kilisesinde bir ayin sırasında Rum Patriğinin adını bilinçli olarak anmadan geçilir ve burada sultana karşı bağlılık gösterilerinde bulunan Bulgar halkı, bundan sonra Yunan din adamlarına itaat etmeyi reddeder. 1861’de Padişah Abdulaziz tahta çıkınca Bulgarların seçtiği özel bir heyet, sultana tebriklerini sunar ve bağımsız Bulgar kilisesi için talepte bulunur. Fakat bu talebin karşılanması, ancak 1870’te Bulgar “Ekzarhlık fermanı”nın ilanıyla gerçekleşecektir. Bundan sonra Bulgar kilisesinin başındaki eksarh, Bulgarlar tarafından seçilecek ve sultanın da onayını alacaktır. Ekzarhlık, Bulgar kilisesinin özerk bir bölgesine verilen addır. Fermanın 5. maddesine göre, ekzarhın, kendi dini yönetimindeki halk adına doğrudan yerel birimler veya Babıâli nezdinde temsilcilik yapma hakkı vardır. Başka bir ifadeyle ferman, resmi olarak Bulgar milletini tanımakta ve ekzarha da milleti Osmanlı hükümeti önünde temsil etme hakkını vermektedir. Bunun dışında, ekzarh ve diğer görevlilerin seçimi için bir Bulgar parlamentosu toplanacak ve burada temsilcilerden oluşan bir meclis toplanacaktır. Bu seçimler, muhafazakâr ve liberal kesim arasında yoğun tartışmalara kunu olur. Petko Slaveykov liderliğindeki liberaller, yeni kurulan bu kilise örgütlenmesinin ulusal bir özerkliğe dönüştürmek istemektedirler. Muhafazakârlar böyle bir şeye karşı koyarak dini çerçevenin dışına çıkılmamasını öğütlemektedir. Bulgarların, özerklik elde etmeden önce böyle bir parlamento sayesinde Babıâli’de temsil hakkını elde etmesi büyük bir demokratik kazanımdır.
Balkan tarihçilerine göre bu kilise mücadelesi dini değil siyasi niteliktedir. Kilise, dört asır boyunca Bulgar kültürel kimliğini beslemiş ve Osmanlı’da “millet”in merkezi olarak siyasi bir rol kazanmıştır. Ayrıca, geleneklerin aktarılması, azizlerin, halk kahramanlarının hikâyeleri sayesinde sürüp giderken, kilise bu geleneklerin korunup yaşatıldığı başlıca kurumdur. Bunun dışında Hıristiyandin adamları, Müslüman yöneticilere karşı halk arasında muhalefeti güçlendirmektedir. Eğitim de kiliselerde verilirdi. Her şeye rağmen ulusal uyanışta temel rolü oynayan laik unsurlardır. 1870’te Bulgar Ekzarhlığı kurulunca, kilise tayinleri ve gelirleri laik kurumlar tarafından belirlenmektedir. Yine de kilisenin kültürel etkisi, ulus bilincinin oluşumunda göz ardı edilemez. Hatta birçok milliyetçi görüş, dini bağlılığın, ulus kimliğinin temel şartı olduğu görüşünde birleşmektedir. Bulgaristan’da kilise sorunu, ulus hareketi için bir hazırlık niteliğindedir. 1870’ten sonra Bulgar elit sınıf içind3e siyasi bir yapılanma başlar. Ayrıca, k,ilise sayesinde Bulgar aydınlarının siyasi fikirleri yayılma imkânı bulur. 1876’da Rus yazar Fyodor Dostoyevski, Bulgar- Yunan kilise kavgasını “dini kılıkta bir ulus çatışması” olarak nitelendirerek Osmanlı dağıldıktan hemen sonra tüm Balkanlar’da bu tür çatışmaların alevleneceğini öngörür. Nitekim sonraki gelişmeler de bu tahmini doğrulayacaktır.


5. Kırım Savaşı, Ayastefanos ve Berlin Sonrasında Bulgar Ulus Davası ve Avrupa
1853- 1856 Kırım Savaşı’ndan sonra rusya’nın Balkanlar’a yönelik politikasında Ortodoksların koruyuculuğu yerine Panislavizm ideolojisini benimseyecektir. Bunun sebeplerinden biri, 1856 Islahat Fermanı’nın getirdiği ilkelerle Ortodok kilisesinin ve dinin önemini yitirmesidir. Hıristiyan cemaatler fermandan sonra önemli bir değişim yaşayacaktır. Kilise meclislerine halktan kişilerin alınmasıyla laikleşme süreci de başlamış olur. Anayasal gelişmeler, farklı gayrimüslim milletlerin vilayet ve belediye meclislerinde seçilmesi, batı tipi bir yönetim anlayışının yavaş yavaş yerleşmeye başladığının işaretleridir. Bulgarlar da, diğer milletlerle birlikte siyasi- milli taleplerini ortaya koyma fırsatı bulmuş olurlar. Cemaatin din, eğitim, idare, maliye ve sivil işler alanında geniş yetkilere kavuşmasıyla siyasi egemenliğe giden yol da büyük ölçüde açılmıştır.
1856 Paris Antlaşması, Bulgarların Rusya ve Avrupa’ya dair fikirlerini değiş irmiştir. Üstünlük artık Rusya’dan Avrupa’ya geçmiştir. Fransa ve Almanya’ya giden öğrenciler, buralarda kendi Ortaçağ geçmişlerini keşfetmekte ve Avrupa medeniyetinin bir parçası olarak kendilerine yeni bir rol biçmektedirler. Kırım savaşıyla birlikte sönen Rusya imajı yerine etnik- dil kimliği ön plana çıkmaya başlar. Ulus- devlet fikrinin gelişimi, diğer yandan Hıristiyan Avrupa ile özdeşleşme eğilimi ile birleşmektedir.
Paris Barış Konferansı’nda Bulgarların özerklik talepleri karşılık bulamayınca, büyük bir hüsran yaşayan Bulgar aydınları artık kendi güçleriyle bağımsızlıklarını kazanma yolunda bir karara varırlar. Georgi Rakovski adındaki Bulgar bağımsızlık lideri, özellikle Rusya’nın panislavist emellerinin ne kadar tehlikeli olduğuna işaret ederek Rus politikasını eleştirir. 1856’da, iki başarısız isyan denemesinden sonra, Bulgarlar, Osmanlı yönetimine karşı isteklerini uzlaşma yoluyla kabul ettirmeye girişirler. İstanbul’daki Bulgar Kilise Konseyi “Aziz Stefan”, Bulgarların oturduğu şehirlere haber göndererek temsilci çağırır ve gelen 20 kişiyle toplantılar düzenlenir. Bu, ilk Bulgar Parlamentosu veya Halk Meclisi olarak kabul edilmektedir. Vasil Levski ve L. Karavelov gibi devrimciler, Bulgar halkının bağımsızlık anlayışının bir Bulgar krallığının kurulması hayaliyle sınırlı olduğunu bilerek, stratejilerini oluştururken bu konuda temkinli davranmaya karar verirler. Buna göre, kurulacak Bulgar yönetimi ile ilgili kesin kararı, bağımsızlığın kazanılmasından sonraya bırakırlar.
1860’lı yıllardan itibaren birtakım Bulgar komiteciler Avusturya- Macaristan modelini örnek alarak Osmanlı hükümdarına Bulgar tacını da vererek farklı bir yönetim biçimi ve bağımsızlık tasarısını ortaya koyarlar. Hatta Osmanlı Sultanı ve Bulgar Çarının yönetimi altına girecek bir Bulgaristan için bir Anayasa hazırlayıp 1867’de sunarlar. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nda bilinen ilk Anayasa taslağıdır.
1870’lerden sonra komiteler ve silahlı mücadeleyle bağımsızlığa yönelen Bulgar ulusçuları, Sırbistan ve Romanya’da faaliyetlerini sürdürürler. 1872’de Bulgar Merkez İhtilal Komitesi’ni kuran Vasil Levski, Lyuben Karavelov ve Hristo Botev, Osmanlı’ya karşı silahlı saldırılar düzenlemeye girişirler. Bulgar halkı arasında ulusal bağımsızlık veya “yenidendoğuş” sürecinin zirvesi olarak görülen 1876’da Nisan Ayaklanması başarısızlıkla sonuçlanır. Otuz yıl sonra ise isyancı liderlerin isimleri “milli kahraman” olarak Bulgar tarihine geçecektir. Bu ve daha önceki isyanların başarısızlığı, Bulgar devrimci aydınlarının halkın tutumu ve ihtiyaçlarını göze almadan harekete geçmelerinden kaynaklanmaktadır. Bulgar köylü halkı bir isyan geleneğine sahip değildir ve bazen zorla ayaklandırılarak ulusçu liderlerin baskısına maruz kalmaktadır. Böylece, bu “milli kahramanlar”, ulusal davaları uğruna Bulgar halkının felaketine yol açmışlardır. Nisan Ayaklanmasının bir diğer önemli, Avrupa basınında Türklerin aleyhinde geniş bir yankı uyandırmasıdır. Bu da, Avrupa siyasetini, Şark Meselesi konusunda etkilemiştir. Bundan sonra İngiltere, Bulgar bağımsızlığını desteklemeye başlar. Bulgar ulus hareketinin zayıflığını ve aydınların yanılgısını gözler önüne seren 1876 isyanı, böylece Avrupa kamuoyunun ve siyasilerin ilgi odağı haline gelecektir.
İsyan liderlerin kendi aralarında da bağımsızlık mücadelesiyle ilgili fikir ayrılıkları söz konusudur. Osmanlı’nın parçalanmasından sonraki sorunlar ve Balkanlar’ın kaderi üzerine kafa yoran Bulgar aydınları, büyük güçlerin desteği veya tehlikeli politikaları konusunda farklı görüşleri savunmaktadırlar. Örneğin; XVIII. ve XIX. Yüzyılda ulus bilincinin dayandığı önemli bir etken, Avrupalılaşma- Batılaşma fikridir. Özellikle XVIII. Asırda Avrupa, hayranlık uyandıran bir hayaldir. Kendilerini Hıristiyan- Avrupa medeniyetine dâhil eden Balkan aydınları, batı okullarında yetişmişlerdir. Yine bu aydınlardan bir kısmı, Avrupa’nın Balkanlar üzerindeki stratejik hedeflerinden haberdar olup, Batı’yı yüceltmek yerine ondan pratik yarar sağlama arzusuyla hareket edecektir. Bu tutum da gittikçe Avupa’ya ve her türlü dış yardıma karşı yerini şüpheye bırakacaktır. Bulgar şair Hristo Botev, 1876’da Bükreş’te şöyle yazar:
“Doğu Sorununun tüm yükü, Bulgar halkının omuzlarındadır. Bu sorunun ortaya çıkışından bu yana Balkanların haritası durmadan paylaşılmaktadır. Avrupa Türkiyesi’nde yaşayan halkımız ise, herkesin sömürüsüne açıktır. Doğu Sorunu son aşamasına gelmiştir. Kıyım, korkunç olacaktır. Bizler bilmekteyiz ki, Avrupa’nın tüm iyi niyetli diplomatları, halkımıza yardım etmek için değil, dünya çapında kanlı bir savaşın önlenmesi için çırpınmaktadır.”

Nihayet, Bulgar ulus hareketi 1877- 78 Osmanlı- Rus Savaşı’nda büyük bir hız kazanarak, önceki başarısızlıklarının intikamını alırcasına, Rusya ile birlikte Türk halkının yok edilmesi yoluyla kendini kanıtlama girişiminde başarıya ulaşacaktır. Osmanlı’nın Tanzimat’tan itibaren uyguladığı reformlar ve 1876 Anayasasının kabulü; devletin dağılmasını, gayrimüslimlerin isyanlarını ve büyük güçlerin müdahalesini hiçbir şekilde önleyemeyince, kaçınılmaz sona doğru geri sayım başlayacaktır.
Rusya’nın Osmanlı’ya savaş ilan etmesindeki amaç, kendi hâkimiyetinde büyük bir Bulgaristan devleti kurmaktır. Böylece, Akdeniz’e çıkış için büyük bir fırsat doğacaktı. İstanbul’a kadar gelen Rus ordusu ile 31 Ocak 1878’de Ayastefanos Antlaşması’nı imzalayan Osmanlı devleti, Makedonya ve Ege kıyılarına yayılan bir Bulgar Prensliğinin kurulmasını kabul etmek zorunda kalır. Bu özerk Bulgar devleti, halk tarafından seçilip Avrupa devletlerince onaylanan bir prens tarafından yönetilecekti. Ayrıca, Karadağ ve Sırbistan’a da bağımsızlık ve yeni topraklar verilir. Bu durumdan endişeye düşen Avrupa devletlerinin girişimiyle Berlin’de bir Avrupa konferansının toplanmasına ve Ayastefanos Antlaşması’nın gözden geçirilmesine karar verilir. 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Konferansı’nda Bulgaristan toprakları küçültülür, Makedonya Osmanlı’ya geri verilir. Rusya’nın bölgedeki gücü de böylece sınırlandırılmış olur. Ayrıca, Balkan Dağları’nın güneyinde Şarki Rumeli Vilayeti kurulur. 1885’te ise bu vilayet Bulgaristan tarafından ilhak edilir. 5 Ekim 1908’de ise Bulgaristan bağımsız bir devlet olarak uluslar arası sahnede yerini alacaktır.
Berlin Antlaşması’nın Balkan ulusçuluğu açısından büyük bir önemi vardır. Bulgarlar, Yunanlılar ve Sırplar, bundan sonra millet veya ulus olmanın temel ölçütü olarak etnik kökeni kabul edecekler ve toprak temelli laik bir ulusçuluk anlayışı, Makedonya konusunda çıkar kavgalarının başlangıcını oluşturacaktır. Balkan ulusçuluğunun kendine özgü bir hal almasında son derece ekili olan Berlin Antlaşması, bölgede sorunları çözmek bir yana, günümüze kadar sürecek çatışmaların da zeminini hazırlayacaktır. Tüm bu gelişmelerden ortaya çıkan sonuca göre denebilir ki, gerek Bulgar ulus hareketinin gerekse Balkan ulus-devletlerinin kaderi büyük ölçüde Avrupa’nın çıkar mücadeleleri içinde belirlenmiştir.




Sonuç

Her ulus, kendi bağımsızlık talebinin haklı nedenlerine sahip olduğu gibi, bu nedenleri ona sunan bir düşmana da muhtaçtır. Düşmanından mahrum bir ulusçuluk kendine kimi ve neyi muhatap alacak? Nasıl ki kişi kendini tanımlamak ve tanımak için başkalarının veya “öteki”nin varlığına ihtiyaç duyuyorsa, toplumlar veya uluslar da kendi onurunu, büyüklüğünü, başka bir ulusun alçaklığına, zalimliğine dayandırmaktadır. O halde bu, bir çeşit zorunluluk mu? Eğer öyle ise, başka da bir alternatif yoksa bu demektir ki aşırı veya ılımlı ulusçuluk ayırımı da herhangi bir anlamdan yoksundur. Ulusçuluğun şiddetindeki derece farkları, daha çok devletlerin birbirine karşı üstünlük mücadelesinde kullandıkları spekülatif yorumlardır. Ulus ideolojisinin, Fransa’da ılımlı bir gelişme gösterdiğini kim iddia edebilir? Zaten ulusçuluğu en fazla tetikleyen, birliktelik ruhunu ve dayanışmayı ortaya çıkaran etkenlerden biri de düşmana karşı verilen mücadele değil midir? Balkan “ulusçukları” da, Osmanlı karşısında güçlenmiş, güçlerini sınayarak dersinin bedelini hem kendileri ödeyip hem de Osmanlı’ya ödeterek nihayet bağımsız birer devlet olmuşlardır. Ulusçuluk modern bir kavram olsa da, her varlığın öncelikli olarak kendini diğerlerinden ayırt etme ve onlara karşı kendini kanıtlama ihtiyacı inkâr edilemez, temel bir eğilimdir. Hayatta kalma içgüdüsü gibi düşünülebilir. Ne var ki çoğu zaman, yine başka bir temel eğilim olan bencilliği nedeniyle insan kendi taleplerini haklı bulurken, diğerlerine sıra gelince onlar hep aşırı hatta tehditkârdır. Bu bakış açısını karşı tarafa kaydırırsak, yani kendimizi başkasının yerine koyarsak, aynı yargıyla karşı karşıya kalırız. İşte bu tür ikili veya “çoklu” bakış açısını kazanmadan verilen hükümlerin geçersizliği ortadadır.
Ulus- devlet olmanın bedeli hep kanlı savaşlarla ödenmiştir. Özellikle imparatorlukların parçalanıp yok olması pahasına doğmuş olan yeni devletler, varlık kavgalarını ve “yeniden doğuş” mitlerini sürekli canlı tutmaları, sadece şövenizmle açıklanabilecek bir tutum değildir. Öyle bir açıdan bakılırsa; Avrupalı devletlerin aynı şeyle bugünkü Türkiye’yi suçladıkları hatırlanmalıdır. Özetle, herkesin ulusçuluğu kendi haklılığını, diğerlerinin haksızlığı pahasına kurgulamaktadır.
Bulgar ulusçuluğu, kendine özgü ve diğer Balkan komşuları arasındaki ortak yönleri ile diğer tüm devletlerin- mesela Fransa, İtalya v.b- ulusçuluk anlayışlarıyla karşılaştırıldığında çok da istisna bir örnek oluşturduğu iddia edilemez. “Balkanlılaşma” terimini aşağılayıcı anlamda kullanan Avrupalı bilim dünyasının bazı üyelerinin bu sorunlu bölgeye bakışı, belki de tarih boyunca kendi çıkarlarının burada çatışmış olduğu gerçeğini göz ardı etmekten kaynaklanmaktadır. Bizzat kendileri bu sorunların parçasıyken bölgeye yönelik tepeden ve yargılayıcı bakışlar, durumu kendiliğinden açıklamaktadır. Bazı Osmanlı tarihçileri de benzer bir tutumla, Balkan milletlerinin hainliğinden bahsederler. Osmanlı hepsini kucaklamıştı oysa. Burada da “adi” bir ulusçuluk suçlaması söz konusudur. Balkanlar - burada ele alınan Bulgaristan dâhil- Osmanlı’yı nihai bir düşman olarak ebedileştirirken, aslında olumsuz biçimde de olsa hafızalardaki yerini durmadan sağlamlaştırmaktadır. Onlar için Osmanlı, tarihlerinin akışında tam beş asırlık sapmayı ifade eder. O “karanlık yılların” sorumlusu Osmanlı’dır, Türkler’dir, veya “Doğu zihniyetidir”. Aynı şekilde, Balkanlar’ı Avrupa’nın kıyısında kalmış uğursuz bir bölge olarak görme eğilimi de, bu tür bir dışlama yoluyla “Balkan Meselesi”ni tüm dünyanın gündeminde tutmaktadır.
Bulgar ulusçuluğuna gelince, Osmanlı’dan bağımsız olmak için silahlı, diplomatik, pek çok yöntemi kullanırken de, Rusya’nn ve diğer devletlerin yardımını isterken de, tek amacı, Bulgar ulus kimliğine bağımsız bir devlet çatısı kurmaktır. Her ne kadar adil ve hoşgörülü olsa da, Osmanlı yönetimi yabancıdır; en önemlisi; kendilerini fetheden bir gücün karşısında her zaman “zımmi” statüsünde kalmaya mahkûmdurlar. Sonuçta Osmanlı, Balkan ulusçuluğunun ortaya çıkıp filizlenme imkânı bulduğu verimli bir topraktır: Coğrafya, tarihi geçmiş, etnik yapı, göçler, savaşlar, çatışma gibi faktörler bu tür hareketler için kısıtlayıcı değil tetikleyici olmuştur. Bunun dışında, Osmanlı devleti de kendi açısından ulusçuluğu iki farklı biçimde kolaylaştırmıştır. Bunlardan biri, gayrimüslimlere sağladığı dini- kültürel özerklik; diğeri ise, halkın kendi kimlik iddiasını kışkırtacak nitelikte, egemen milletin karşısında fethedilen millet olma gerçeğinin farkındalığıdır. Hiç kimse daha ileri bir uygarlık ya da daha güçlü bir devlet tarafından kendi özkimliğinin geri plana itilmesine kayıtsız kalmaz. Temelde eşitliğe dayanmayan bu tür ilişkiler sorunludur ve her an dış tahriklere açıktır. Osmanlı’nın, tebaasına bahşettiği adalet, refah, hoşgörü gibi nimetlerin değeri, Bulgar ulusçuluğunu engelleyebilecek, yolundan çevirecek şeyler değildir. Hatta Avrupa’nın devrimci fikirleriyle bir kez tanıştıktan sonra, Osmanlı’nın koruyuculuğunu zulümle eşdeğer gören Bulgar aydınları, kendi zihinlerindeki bu algıyı daha sonra tarihe mal ederek “Osmanlı zulmü altında inleyen mazlum Bulgar halkı” masalını dillendirmeye başlayacaktır. Bu tür hikâyeler halkın kanını coşturmaya yöneliktir. Duygulara seslenerek onlardaki enerjiyi, ulus davasının vazgeçilmez yakıtı olarak kullanacaktır.
Ulus- devlet bir zorunluluksa ulusçuluk da zorunluluktur. Ulusçuluğu reddetmek, ulus- devleti reddetmektir ki zaten genelde reddedilen başkalarının ulusçuluğudur, bizimki değil. Ulusçuluğun ortaya çıktığı koşullar önemlidir, çünkü onun niteliğine damgasını vururlar. Elverişli koşullarda “yurtseverlik” biçiminde ortaya çıkan şey, olağanüstü koşullarda “ulusçuluk” olarak adlandırılırken , bu “elverişlilik” ifadesi tam yerinde değildir. Nitekim ulusçuluk veya yurtseverlik, refah dönemlerinin ürünü değildi. Aksine, bir ölüm- kalım savaşının verildiği ya da bir ulusun varlığını ciddi biçimde tehlikeye düştüğü zamanlarda işlevsellik kazanır. İstikrar ve barış içinde hiç kimse vatanını kurtarmaya heveslenmez. Kime karşı ve neden ulusçuluk yapılsın ki böyle bir durumda? İşte belki de bu yüzden devletler düşmansız yapamaz, çünkü o zaman ulusçuluğa ihtiyaç kalmayacak, kimse yurtseverliğini haykırma gereği duymayacaktır. Ulusun sürekli tetikte bulunması için düşman yoksa da yaratılır. Ulus – devlet, kendi varlık gerekçesini bu şekilde korumak zorundadır: ulusçuluğu canlı tutarak. Bir ulusa ait olduğunu bilmek, ulusunu sevmek, ancak bu bağlılığın sınandığı dönemlerde anlamını bulur.
Balkan devletlerinin ortaya çıkış koşulları, normal bir yurtseverlik duygusu için fazlaca şiddetli görülmektedir. O halde hangi modern ulus- devlet elverişli koşullarda ortaya çıktığını iddia edebilir ki?
Bulgar ulusunun, tarihi süreç içinde edinmiş olduğu kendini savunma, tepkisellik ve her an düşmana karşı tetikte olma refleksi, az ya da çok tüm uluslarda bulunur; çok da olağanüstü ve sadece bir Balkan devletinde görülebilecek bir “sapma” değildir. Asıl şovenizmi, tüm dünyayı ele geçirmeye kalkışan “büyük güçler”in “seçilmişlik” iddialarında aramak gerekmektedir. Bunların ulusçulukları sorgulanmazken, Avrupa’nın doğu ucunda yaşayan küçük, sorunlu devletçikler, daha doğrusu bölgenin kendisi, sürekli mercek altında tutulmaktadır. Geçmişte ise, zayıflayan Osmanlı yönetimi altında bu devletlerin baş kaldırması teşvik edilmekteydi. Bu, onların ulusçu meziyetlerine saygıdan değil, kendi çıkar beklentilerinin gereğiydi. Bulgar ulusçuluğu, sadece Osmanlı’ya karşı değil, Avrupa, Rusya ve diğer Balkan komşularına karşı bir çıkış ve kendini kanıtlama girişimidir. Yurtseverlik, sevilecek bir yurdun varlığını gerektirir. Osmanlı, böylesine “dünyevi” tanımlardan çok farklı bir zihniyet dünyasını temsil ettiğinden, ulusçuluk ideolojisine uyan yeni, modern ulus- devletler kuruldu. Diğer bir ifadeyle, Osmanlı’nın dağılması ve ulus- devletlerin kurulması tarihi bir zorunluluktu ve bu yolda benimsenen araçlar ne olursa olsun, kanlı isyan hareketleri nelere mal olursa olsun, ulusçuluk bir kez dünya sahnesinde yerini almıştı.
















KAYNAKÇA




Altuntaş, Nezahat , “Yıldızı Sönmeyen Bir İdeoloji: Milliyetçilik”, Doğu Batı Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 30, 2004/ 05.

Aretov, Nikoloay, Da mislim Drugoto- obrazi, stereotipi, krizi, XVIII- XIX v. , İzd. “Kralitsa Mab”, Sofya, 2001.

Bayur, Yusuf Hikmet, Türk İnkılâbı Tarihi, C.1, TTK Basımei, Ankara, 1991.

Connoly, William, Kimlik ve Farklılık, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995.

Davies, Norman, Avrupa Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 2006.

Dimitrov, İlço, Kratka İstoriya na Bılgariya, İzdatelstvo nauka i izkustvo, Sofya, 1983.

Gleni, Mişa, Balkanite 1804- 1999, İzd. Riva, Sofya, 2004.

İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu (Toplum ve Ekonomi Üzerinde Arşiv Çalışmaları, İncelemeler) ,Eren Yayıncılık, İstanbul, 1996.

İnalcık, “Tanzimat’ın Uygulanması ve Sosyal Tepkiler”, Belleten, Cilt XXVIII, Ekim1964, Sayı:112, TTK Yayınları, Ankara, 1964, s. 649.

İnalcık, Halil, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayınları, İstanbul, 1992.

İsov, Mümün, Nay- razliçniyat sısed, Obrazıt na osmantsite i Osmanskata imperiya v
bılgarskite uçebnitsi po istoriya prez vtorata polovina na XX vek, IMIR, Sofia, 2005.


Jelavich, Barbara, Balkan Tarihi, 18. ve 19. Yüzyıllar, Küre Yayınları, İstanbul, 2006.

Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004.

Karpat, Kemat, “Etnik Kimlik ve Ulus- Devletlerin Oluşumu”, Osmanlı, C. 2, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999.

Karpat, Kemal - Zens, Robert, “I. Meşrutiyet Dönemi ve II. Abdülhamit’in Saltanatı (1876- 1909), Türkler, C. 12,yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002.