Dergimiz ile ilgili her konuda mesajlarınızı balkanlardaturkkulturu@yahoo.com adresimize çekinmeden iletebilirsiniz.
Bu dergi sizin öneri ve desteklerinizle yaşamını sürdürecektir.
Bu dergi sizin için var; bu dergi Balkanlar'da Türk Kültürünü yaşatmak için var.

 

Güzel ve Hüzünlü - Sevim Kurtuldu

 

kurtuldu@uludag.edu.tr

70’li yıllar, Rodop dağlarının güneyine, bir Türk köyü İsmailler (Boyno). Köyün en yüksek yerinde eski bir muhacir evi… Annem elinde bir kâğıda tekrar tekrar bakıp “ bu bir istida, Türkiye’ye gideceğiz” diyor ve bana sımsıkı sarılıyor. O kadar mutlu görünüyor ki, her çocuğun o anda aklına gelebilecek, “Türkiye neresidir”, “Neden gitmemiz icap ediyor?” v.s. türünden sorular sormayıp- belleğime “Türkiye iyi bir şey” ezberi kazınıyor. Sonraları, mutlaka “şen ve bahtiyar olunuz” ile başlayan, hal - hatır sorma ve “küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden“ öpülerek biten, birbirine çok benzeyen, Türkiye’den gelen akraba mektuplarını belirmekte anılarımda. İlk anımın aksine bu mektupların etkisi farklıydı; okuyanı da dinleyenler de gözyaşlarına boğulmaktaydı. Öğrenmeye devam ediyordum: “Türkiye güzel ve hüzünlü bir şey”. Çocukluğumda sezgisel olarak ulaştığım bu tarif, aradan geçen otuzu aşkın yıla rağmen, hala güncelliğini korumaktadır.
Türkiye’den mektuplar dışında, nadiren de olsa, misafirler de gelmekteydi. Onlara gösterilen ihtimam ve hürmet olağanüstü idi. Bu anılar, birçoğumuzda, “acı tebessümlere” neden olmuştur çok sonraları. Evde, “Türkiye ve Göç” konusu değişmez konulardı. Özlem ifadeleri, sert tartışmalar gerginlikler, hatırlıyorum. Bir Türkçe kelimesinin anlamına dair iddialaşmalar – harareti en yüksek olanlardandı. Genellikle annem galip çıkardı – babamın yenilgiyi kabul ettiği görülmemiştir (böylece Osmanlı torunu olduğumuza dair başka bir kanıta gerek kalmıyordu.) Bununla birlikte, “Nerede hata yaptık ki, göç edemedik, göç olur mu – olursa ne zaman, Kıbrıs Harekâtı “ temaları hiç değişmezdi.
Uzak, aynı zamanda çok yakın, kalplerde hissedilen bir yer seviyorduk, onu pek tanıdığımız söylenemezdi tarihini, kültürünü, sosyo - ekonomik durumunu, insanını da… Ama kimin umurunda? Biz Türk idik ve o yer de Türkiye… Gerisi teferruat…

Dönemin eğitim sistemindeki ”Türk algısı” ile ilgili bir ipucu olması açısından; bir akrabamın anaokulundaki oğlu bir gün eve gelip “anne biz neden Türk’üz, Türk olmak istemiyorum ben” demesi ve bu ortama rağmen insani değerlerini yitirmemiş Bulgarların varlığına ilişkin, küçük kardeşimin Bulgar öğretmenine “siz bizi sevmiyorsunuz çünkü biz Türk’üz” tespitinden sonra, öğretmenin gözyaşları içerisinde evimize kadar gelmesi ilk aklıma gelen anekdotlardır.
80’li yılların başlarındaydı zannediyorum; Roman asıllı vatandaşların adları çok hızlı bir şekilde, zorla Bulgarlaştırılmıştı. Çocuk olmama rağmen, bu olayın “ahali” arasında alay konusu olduğunu net olarak hatırlıyorum - sıklıkla onlara sataşılmakta, eğlenceli bulunmuştu. Bu sataşmalar arasında, bazı Roman vatandaşların verdikleri “tarihi cevaplar” çok değil, bir iki sene sonra birçoklarının kulaklarında çınlayacaktı. Burada belirtmekte fayda var, 70’li yıllarda Pomak toplumunun adları da Bulgarlaştırılmış idi. Onlara karşı da çok anlayışsız olduğumuzu hatırlıyorum. Bir yaz kampında, ısrarla “sen Pomaksın” diye sataştığım Rusçuklu bir arkadaşımı ağlattığımı hatırlıyorum üzüntü ile... Hayır mı şer mi bilinmez - bu iki azınlığın hissiyatını anlama “fırsatı”nı hayat bize çok yakında sunacaktı. Yoksa şahsım adına, bu suçluluk duygusuyla nasıl baş ederdim - bilmiyorum.

Sene 1983-84, (belki öncesinden de), yazılı ve görsel basın-yayında, gittikçe artan bir sıklıkla öne çıkan bir konu “Öze Dönüş” yer almaya başladı: ulusun birliği, homojen millet, sözüm ona – “Osmanlı döneminin kılıç zoruyla Türkleştirdiği, Müslümanlaştırdığı topluluklar”… Hatta birtakım Türk asıllı vatandaşlar daha da ileriye giderek, özünün Bulgar olduğunu kanıtlamaya yönelik “bilimsel” kitaplar yazdı, diğerleri dedelerinin “hatıralarını” naklettiler ve buna benzer daha bir takım örnekler… Özetle, gün geçtikçe dozu artan propaganda faaliyetleri mevcuttu.
Bu yeni iklim şüphesiz ki, bir tedirginliğe sebep oldu Türkler arasında. Yine de, öneminin gerektirdiği reaksiyona neden olduğunu söyleyemem. Nedeni ile ilgili bir cevap bulabilmiş değilim - Aşırı Özgüven? Tarih Bilinci Yoksunluğu? “Türkiye var – izin vermez” güveni? – belki de hepsi. Sonraları, yaşı müsait olanlar, bu yöntemin tanıdık geldiğini hatıradılar: daha evvel Pomak ve Romanların Bulgarlaştırma sürecinde de benzer durumlar yaşanmış idi. Tepkiyi önlemeye yönelik dezenformasyon.

Kronolojik olarak bakıldığında, Çarlık Dönemi’nden sonra, Bulgaristan’da yaşayan Türk ahalisi için kullanılan tanımlamalar periyodik olarak değişmiştir: Türk, Bulgaristan Türk’ü, Bulgar Türk’ü, Müslüman Azınlık, Müslüman Bulgar, en sonunda da Bulgar (hatırlamadıklarım da olabilir). Şimdi düşündüğümde iki soru aklıma geliyor: 1– Koskoca Bulgar devletinin ”aklına” bize sormak gelmemiştir: Siz kimsiniz, Nasıl hissediyorsunuz?, kendi bulduğu yakıştırmaları bir süre sonra kendisi beğenmemiştir. 2- Türkiye Cumhuriyeti bu sürecin pasif bir izleyicisi olmuş.
Elbette ki, resmi politikadaki bu değişimler statümüzü “tanımlama” ile sınırlı kalmamış – Türkçe eğitim, Türk Tiyatrosu, Türk okulları, Dini Eğitim kurumları sürekli statü değişimlerine uğraması ile – zaman içerisinde kapatılması ile süregitmiştir.
80’li yıllara dönersek, gidişatın geçmişe ilişkin bu kadar çok sayıda nesnel kanıtları olmasına rağmen, en azından benim çevremde, “bizim adlarımızı değiştiremezler” havası hâkimdi. Safça bir gerekçe de bulmuştuk – “biz temiz Türk’üz” (nasıl bir ölçü aleti ile ölçtüysek bunu), konu bizimle alakalı değildi. Konunun Pomaklar, Romanlar ve “karışık evlilikleri” olanlar ile ilgili olduğuna “emin” idik. Hatırlarım, bir aile dostumuzun (Halil Abi) aklına pasaportun kopyalarını almak aklına gelmişti. Pasaportlarımızda hala Türk isimlerimiz yer alıyordu, (daha eski pasaportlarda “milliyet” satırı da vardı ve karşısında “Türk” yazıyordu, demek arada o satır da silinmiş). Bu tedbiri biz de alıp, kopyaları tavan aralığına gizlemiştik.
Birçoğumuzun, en azından belirli bir süre, hatırlamak istemediği 1984 yılının kış ayları gelmişti. Hiçbir şekilde resmi açıklama olmamasına rağmen (medyada propaganda makinesi tam güç çalışmaktaydı); kulaktan kulağa, birtakım yerleşim birimlerinde, zorunlu isim değiştirme kampanyasının başladığı haberleri gelmeye başladı. Bu haberlerin çok bölük-pörçük olmasının nedenlerini, daha sonradan öğrenecektik, hedef seçilen köy ya da kasabalar, ablukaya alınıp, geçici bir süreliğine dış dünya ile iletişimi kesilmekte idi. Kısa süreliğine bir aymazlık yaşandı – hiç kimse sıranın kendisine geleceğine inanmıyor ya da inanmak istemiyor gibiydi. Çok fazla beklemeyecektik; Aralık ayının sonuna doğru, abim ile birlikte iki haftalığına bulunduğumuz bir spor kampından köye döndüğümüzde – her şey bitmişti. Köy sabahın erken saatlerinde elinde silahlı askerle evleri tek tek dolaşarak, insanları köy muhtarlığına götürülmüş ve herkes evine elinde bir beyaz kâğıt ile dönmüş - aile üyelerinin “Bulgar isimleri”. Bu türden bir barbarlığa canlı tanık olamadığıma üzülmüyor da değilim. Sonuçta, bilinmezlik çözülmüş, olan olmuştu. Zorluklar yeni başlıyordu – Bulgar ismi ile hitap edilmek! Bunun yükü asla hafiflemedi - Türkiye ‘ye geldiğimizde bile. (İlk fırsatta Bulgaristan’a dönüp, mahkeme kararı ile bize ait olanın bize verilmesine kadar.)

En hafif deyimi ile bu bir travmaydı, çok uzun süre yüzler asık kaldı: iç sorgulamalar, hatalarımız, saflığımız, babamın meşhur “bunların yanına kalmaz bu” öngörüsünü yüzlerce defa tekrarlaması… Diğer bölgelerde de hızlı bir şekilde zorbalığın devam ettiğine ilişkin haberler üzüntümüzü arttırmaktaydı. Sonuçta 2-3 ay gibi kısa bir sürede Bulgaristan’da Türk adı taşıyan vatandaşlar (bir milyona yakın bir nüfus) buharlaşmıştı ve buna rağmen toplam nüfus değişmemişti.
“Yeni dönem”in birçok etkisi oldu. Daha ilk günlerde anlaşıldı ki, bazı soydaşlarımız bu yeni isimlerine hemen ısınıverdiler. Çok cüzi bir azınlık olsalar da – can sıkıcı bir durumdu. Yine de, genelde bir dayanışma havası hâkimdi. Bol misafirli gecelerin sayısı artmıştı. Bir dönem Kırcaali bölgesinde yaşayan Türk erkekleri bıyık bırakmaya başladılar. Bu “moda”nın nasıl başladığını hatırlamıyorum: kendiliğinden bir hareket miydi, yoksa organize mi? Ancak, kısa bir sürede yetişkin ve bıyıksız Türk neredeyse kalmamıştı. Yanılmıyorsam, bu halleri Türkiye’ye gelene kadar devam etti. Şimdi baktığımda, bunu çok medeni bir tepki olması bir yana - aynı zamanda “kimliğin altını çizmek”, daha sıkı sarılmak reaksiyonu olarak yorumluyorum. Diğer taraftan, Türkiye’den ve Avrupa’dan yayın yapan radyo yayınları (Bulgar devletinin tüm susturulma çabalarına rağmen) takip edenlerin sayısı kat be kat arttı. Yüzünü bilmediğimiz, görmediğimiz birçok Türkiye siyasetçisinin sesini bildiğimiz de o döneme rastlar. Ağaç dalları arasına gizlenmiş el yapımı antenlerle TRT 2 yayınları takip edilmeye başlandı. Yüz haneli bir köy düşünüldüğünde, latife payıyla da olsa bu değişimler küçük çaplı bir Rönesans sayılabilir. Hararetle “yasak” radyo istasyonları taranıyordu ve o döneme ilişkin ilk iyi haber: Nihayet, Türkiye ve Batı Dünyası bizden haberdar! Yüzleri güldüren nadir anlardan biridir ve büyük bir rahatlamaya sebep olduğunu hatırlıyorum. Daha önce de bahsi geçmiştir; unutulmuşluk ve ihmal edilmişlik duyguları, Bulgaristan’da yaşayan bir Türk için karakteristik bir ruh halidir. Buna rağmen karşılıksız sevmeye devam etmiştir. Gönül böyle bir şey olsa gerek… Benim açımdan diğer bir iyi haber de Gorbaçov ’un Perestroykası idi. Uzun süreden alışılagelmiş ezberler bozulmuştu ve Bulgar devletinin bu yeni rüzgâra ayak uyduramadığı çok açıktı. Senkronizasyon bozulmuştu ve bir daha da tutturulamadı zaten.

1984-1989 dönemi bir değil birçok açıdan trajediydi: Türkçe konuşma, kurban kesme, sünnet yasaklarıyla; nedensizce atılan dayaklar, aşağılamalar, işkenceler, sorgusuz sualsiz hapse atılmalar, sürgünler, ölümler… Açık olan bir şey var, birçok soydaşım bu dönemde hep dimdik kaldı. Bu asil ruhlu insanlar sonradan hiç övünmediler; hiçbir mevkiye talip olmadılar. Aramızda sıradan hayatlarına devam etmektedirler. Ne yazık ki, bunu başaramayanlar da var.
Bu trajediyi, benden çok daha fazla bedeller ödeyerek yaşayanlar olduğundan, 1984-1989 dönemine ilişkin baskılardan bahsetmek, fazlasıyla bu soydaşlarımıza ya da onların yakınlarına düşer inancında olmuşumdur.
Hatıralarımın sonunda, ancak Türkiye dışında yaşayanların algılayabileceğini zannettiğim, totaliter bir devlet aparatının maddi ve manevi her türlü baskıları karşısında, “Türk gibi” duruş sergileyebilen, tanıdığım ve tanıma şerefine erişemediğim, tüm soydaşlarımı minnet duyguları içinde anıyorum. Bu duruşlarını hayatları ile ödeyenler! Hepiniz nur içinde yatın…